Uzun yıllar boyunca bilinç sahibi olmayan bir varlık olmayı diledim. Bir derenin soğuk sularında tüm ömrünü geçiren yosunlu bir taş, sadece rüzgarın varlığını hafif bir uğultuyla ispatladığı yalnız bir ağaç, bir kuşun kanadından yere düşen ağırlıksız ve yakın zamanda çürüyecek bir tüy olmak istedim. İstedim çünkü bilmek, farkında olmak çok acıtıyordu canımı.

Görmek istemediğim zaman gözlerimi, dokunmak istemediğim zaman ellerimi çekebilirim. Çok zorlanırsam alıp başımı çeker giderim. Ama kendimi kendimden kaçıramıyorum. Her an her yerde bir şeylerin idrakinde olmanın ayakkabının içine kaçmış bir taş parçası gibi her adım attığımda  bana hatırlatması gibi. Yok hayır! Bu tahmin ettiğiniz gibi vicdan duygusu değil.

Öldükten sonra araf yok. Biz zaten cehennemimizi yaşıyoruz. İnsanlık bir zulüm, insan olmak acizlik. Muhtaç olduklarımız o kadar fazla ki, bağlılıklarımız o kadar sıkı, o kadar ince ve bir o kadar şahdamarı gibi bize. Çevremiz kontrolümüzde olmayan, bize tehdit, hayatımıza kast ve acıtan o kadar çok şeyle çevrili ki! Burası cehennemden başka bir yer olamaz.

Beynimiz iki tarafa bölünmüş, bir tarafı deliler gibi bu hayata tutunurken diğeri kopmak için herşeyi yapıyor. Çelişkilerle doluyuz. Dar ağacına yürürken bir su birikintisine basmamaya çalışıyoruz.

Ve ben bunun farkındayım. Bir cehennemi yaşıyorum. Herkes kendisine zebani ilan edilmiş. Bir başına kalınca hem bu tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyor hem de zincirleri daha da sıkmaya. O yüzden başkalarına bağlanıyor, onları hayatımıza bir meşgale, bir uğraş olsun diye alıyoruz. Bir başımıza kalmaya korkuyoruz çünkü kendimizle başbaşa kalamayacak kadar ağır bir azap ile cezalandırılmışız.

Bir gün bir taş, bir ağaç ve belki de bir tüy parçası olurum. Gün olur, olmaz farketmem. Ben sadece varolurum, varolmam. Belki sadece kendime ait olurum, haddimi bir milim aşmadan. Dertsiz, tasasız ve farkında olmadan…